Akşam akşam deli sorular yine zihnimde dolaşmaya başladı. Hadi çayınızı alın, birlikte çözelim şu soruları.
İçsel yolculukla sanat eseri yaratabilir misin?
Akademik bilgi ve düşüncelerin yönlendirmesi ile bilincin tamamen açıkken yaptığın sanatsal çalışmanın sonunda değerli bir eser ortaya çıkar mı?
Sanat eserinin gerçekten değerli bir eser olabilmesi için, mantıksal yolların dışına çıkmak mı gerekir?
Denenmemişi denemek, yapılmamışı yapmak, çılgınlığı göze almak, yeri geldiğinde saçmalamak sanata giden yolu aydınlatan ip uçları mıdır?
Şu anda ne düşündüğünüzü bilmiyorum ama sizin aklınıza da böyle deli sorular geliyor mu?
Sanatın amacı İNSAN’dır. Görünen insan, gördüğü doğa, gördüğü rüya değil. Kendisine dahi açıklayamadığı ama ruhunun derinliklerinde duyumsadığı ayna karşısında kendine yabancı ama bir damla göz yaşında nefesi tıkanacak denli duygu yoğunluğunda boğulabilen insan. O içimizdeki BEN!
Dışımızdaki ben ile resim yapabiliriz ama sanat yapabilir miyiz?
İçimizdeki BEN ile sanat yapabiliriz arkadaşlar. Sanat içimizden dışarıya akmalı. İçimizdeki duygular, hisler, hissedişler, umutlar… Aklıma yumurta örneği geldi. Yumurta içinden dışa doğru delinirse hayat çıkar, dışardan içeri doğru delinirse hayat olmaz. İçimizdeki ben ile yapılmış olan eser olur ve insanı kucaklar, kendine çeker sarar. Dışımızdaki ben ile yapılan göz aldatıcı güzelliklere sahip olabilir. Talep edeni, müşterisi çok olabilir ama bir süre sonra süs haline döner. İçimizdeki BEN ile yapılan tarihe mal olur, zaman sürekli değer katar ona. Kısaca söylenirse; “içinizdeki sesi dinleyerek çalışın, ahkam kesenlere, akademisyenlere kulak asmayın” derim. Sanat kendiliğinden, içinden dışa akan bir ilhamın sihridir.
Söz buraya gelince insan durup bir soluklanmak istiyor, değil mi? Hani yumurta örneği dedik ya; işte tam da orada hayatın ve sanatın o incecik, hassas kabuğuna dokunuyoruz. İçeriden gelen bir güçle çatlamayan hiçbir şey gerçekten yaşamış sayılmaz çünkü.
Peki, o zaman insan sormadan edemiyor: İçimizdeki o saklı “BEN” dışarı çıkarken, mantığı tamamen kapının dışında mı bırakmalıyız? Akademik bilgi, tuvalin ya da kâğıdın başında otururken elimizi tutan bir dost mu, yoksa ruhumuzun kanatlarına bağlanan ağır bir taş mı?
Aslında belki de mesele akademiyi ya da mantığı hepten düşman ilan etmek değil. Zihin; haritayı çizen, yolu tarif eden bir pusula gibi. Ama o yolda yürümeye cesaret eden, çalılıkların arasına dalan, kaybolmayı göze alan şey tamamen yürek. Sadece mantıkla, hesapla, kılavuz çizelgeleriyle yapılan iş mükemmel bir teknik gösteri olabilir. Hatta bakarken “Ne kadar kusursuz!” dedirten, hayranlık uyandıran bir estetik de sunabilir. Fakat teknik kusursuzluk ile bir ruhun başka bir ruha dokunması arasında dağlar kadar fark var. Mantık bize biçimi verir; çılgınlık, saçmalama özgürlüğü ve içsel dürüstlük ise o biçimin içine can üfler.
Bir düşünün; tarih boyunca dönüm noktası olmuş hangi sanatçı “Şimdi tam akademinin istediği gibi, herkesin onaylayacağı güvenli bir şey yapayım” diyerek tarihe geçmiş ki? İnsanı gerçekten sarsan, o gözyaşında nefesini tıkayan eserler, hep birilerinin “Bunu yapmak delilik!” dediği anlarda doğdu. Saçmalamaktan korkmamak, aslında zihnin kurduğu o katı hapishanenin duvarlarına vurulan en tatlı balyozdur.
Dışımızdaki BEN, vitrini düzenler. Kim ne der, kaç paraya satılır, salonda nasıl durur… bunları düşünür. Ama gece olup da ışıklar kapandığında, tuvalle ya da fırçayla baş başa kaldığınızda o vitrinin hiçbir hükmü kalmaz. İçinizdeki BEN ise susmaz; fısıldar, hatta size isyan edercesine içinizden haykırır, bazen de sadece derin bir ah çeker.
İşte sanat dediğimiz o sihirli an, zihnin öğrendiği her şeyi unutup, o fısıltıya teslim olduğu andır. Ahkam kesenler varsın konuşsun, kurallar varsın yazılmaya devam etsin. Günün sonunda zamana direnen, o kabuğu içeriden kıranların içtenliği olacak.
Şimdi çayınızdan bir yudum daha alın ve söyleyin: Sizin içinizdeki “BEN” bugün dışarıya ne fısıldıyor?
