Çikolata tadında

‘‘Okunmamış bir yayın yenidir’’ derdi rahmetli babam.

Şimdi elimde 64. sayısını tuttuğum aylık edebiyat dergisi SOYUT var. Yayın yılı 1973.

Baba yadigârı diğer kitapların arasına sıkışmış incecik 80 sayfalık bir kitap dergi. Sayfa 34’teki Hasan Hüseyin’in şu satırlarına gözüm çarpıyor.

“Hiç kimse anadan doğma ilerici, anadan doğma gerici, anadan doğma devrimci, anadan doğma Marksist falan değildir. Bu nitelikler yaşanıla yaşanıla, çelişkiler görüle görüle, okuyup üzerinde düşünülerek kazanılır. Gelişmeyi geriye doğru anlamadığımıza göre herhalde herkes ileriye doğru evrilerek bazı noktalara gelmiştir.’’

Su gibi akıp giden bu satırlar ben doğduktan iki yıl sonra kaleme alınmış. Yazının içeriğinden çok, tüm konu başlıkları için özümsenebilecek bu satırları şimdiki yazım için rota olarak belirledim kendime.

        Duyu; duyu organları ile çevreden alınan uyarıların beyine iletilmesi.

        Duygu; duyular yolu ile algılanan.

Duyumsamak kelimesi için de hemen hemen aynı tanımlamalar yapıldığını görmek gelecek nesil adına beni üzüyor aslında. Oysa, felsefe terimi olarak değil de sadece kelime anlamı açısından baktığımda bile duyumsamanın genel tanımlamalardan ayrılıp öznel olduğunu anlamak hiç de zor değildir.

Issız bir vadide olanca gücünüzle haykırdığınızda yankılanarak size geri gelen ses diye betimleyebilirim duyumsamayı. Hangi derinlikten çıkarak, hangi yükseltiye çarpıp, hangi değişimlerle size nasıl geri döneceği kişiden kişiye değişen bir durumdur bu. Doğayı özümsemiş, duyarlı, sanatla inceltilmiş bir ruhun duyumsadıkları ile, empatiden yoksun bencil bir ruhun duyumsadıkları aynı olamaz bana göre.

Kişi ister işçi ister avukat ister sanatçı, toplumdaki yeri statüsü ne olursa olsun kendini geliştirmek, kendi tarihsel ve toplumsal konumu üzerine bilinçlenmek, düşüncelerini ve eylemlerini bu belirlemeden, bu bilinçlenmeden gidererek geliştirmek zorundadır. Hayatın kaba öğretileri yetmez insana, tarihten süzülen bilgisi, hatta karşılaştırmalı bilgisi gereklidir. Sanatla yoğrulup gelişen kültürünü bilmeli ve sahip çıkmalı ve gelecek nesile aktarabilmelidir diye düşünmenin yanında aslında bunun bir çaba ve istenç meselesi olduğunu da kabul ediyorum.

Kandinsky algının, gerçeğin (hakikatin) bilinmesine bağlı olduğunu ileri sürer. Bu ise beraberinde hem içsel hem dış dünyaya yönelik deney ve gözlem yapmak anlamı taşır. Tüm bunlardan başka çok özel durumlar da mevcuttur.

Kimilerince bir hastalık, kimilerince yaratıcının çok az insana bahşettiği bir lütuf olarak kabul gören Sinestezi’nin bilim ve sanata ilerici bir katkı sunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır sanırım. Bu konuda çalışmalar yürüten ‘Çarşamba Çivit Mavisi’ kitabını yazan Nörologlar Richard Cytowic ve David Eagleman çeşitli bilimsel yöntem ve görüntüleme cihazlarını kullanarak; harf, rakam, gün ya da ayların renk hissi yarattığı kişilerin kromozomlarında farklı bir bölgenin olduğunu fark ettiler.

Sinestetlerin son derece yaratıcı ve algı kapasiteleri son derece yüksek kişiler olduğunu biliyoruz. Bu elbette ki çok özel bir durumdur. Çoklu bütünsel algı durumunun varlığı ve tarihsel süreçte bilim ve sanat alanında katkılarını hayranlıkla izlediğimiz, dahi diyebileceğimiz sanatçı ve bilim insanları ve onların kuram ve öncü eylemlerinden yararlanarak derin düşünmek ve hayatı ona göre anlamlandırmak daha kolay olacaktır bizler için. Bilim ve sanatın benzerliklerini görebilmek, birbirine olan bağlılıklarını fark etmek anlamı da taşır ayrıca.

Bakmakla görmek arasındaki süreç, fark ediş noktasına geldiğinde zamanın bir adım gerisine düşürür bizi. Düşünün bir kere; herhangi bir olayı algıladığımızda aslında o eylem çoktan olup bitmiş olmuyor mu? İşte bu bitimsiz varlıklar aleminde bu fark edişlerle yol alır ve gelişir insan. İndiği derinlik kadar aydınlanma yaşamaz mı sizce de?

Sanat ve bilimin olmazsa olmazı diyebileceğimiz bilgi kaynağından, deney ve gözlemler yoluyla veriler toplanır. Bilim topladığı bu verilerle ilerler, sanat ise bu verilerin yanına kültürü oluşturan diğer öğeleri de alarak bir etkileşim içine girer, değişir ve hep yeniden var olur. Tıpkı doğa gibi.

Bilim, ilerlemelerle yaşadığımız dünyadaki yaşamı değiştirir. Sanat ise insanı değiştirir. İnsanın dünyaya bakışını değiştirir. Sanat ve sanat tarihine dair edinilen bilgi, kültür, anlam ve toplum adına daha geniş konular üzerine eğilmemizi gerektirdiğinden bizi ileri yönde değiştirir.

Sanatın toplum üzerindeki olumlu etkisi tartışılmazdır sanırım. Sanat dini otoritenin elinden kurtuluşu ile başlayan yeni süreçlerinde sürekli bir değişim ile hep var olmuştur. Ancak dünyanın geldiği bu son ekonomik ve toplumsal değişimlerle sanatın da yeni bir çıkmazın içinde var olma mücadelesi vermekte olduğunu gözlemliyorum.

Modern çağda kapitalizmin insan, çevre ve dolayısıyla toplum üzerindeki yıkıcı etkisiyle endüstri kolları açmış sanatı da içine çekmek istemektedir. Sanatın, hayatın doğal akışı içinde temel bir ihtiyaç olarak algılanması ve toplumun bu yönde yoğurulması gerektiği düşünüyorum. Ancak toplumun gelişiminde sanatın olumlu etkisini kullanabilmek için öncelikle o toplumun bireylerine sanatı doğru anlatmak gerektiğini hepimiz kabul ederiz sanırım. Bu bağlamda sanatsal organizasyonlar düzenlemek belki bir gereklilik bile olabilir. Ancak bunu gerçek anlamda sanata hizmet edecek şekilde yürütmek çok önemlidir. Düzenlenen organizasyonlarda herhangi bir taraf için ticari kaygı söz konusu ise, bu yapılan sanatsal değil ticari bir faaliyet olacaktır. Ticaret varsa orada sanat değil olsa olsa zanaat vardır. Ki zanaatın kazancı bile günümüzde bazı durumlarla ahlaki bir sorun haline dönüşmüştür şüphesiz. Hele ki tıpkı çağlar öncesindeki gibi bir otoritenin talebi doğrultusunda, sınırları çizilmiş reklam ve pazarlama tekniği ile arz edilen sanat eserlerinin üstelik bir de fahiş fiyatlarla satışa sunulması durumu ki tüm bu kullandığım terimler zaten direk akla piyasa gibi ticareti getiriyor. Bu durum toplumun ve sanatın gelişimi için faydadan çok zarar getirecektir diye düşünüyorum. Bu tarz organizasyonları düzenleyen kurumların ve yöneticilerinin statü ve prestijlerinin yüksek oluşu doğru oranda sanatçıların ve eserlerinin popülaritesini arttır. Bu noktada sanatın metaya dönüşüp dönüşmemesini belirleyecek olan kesinlikle sanatçının ahlaki tutum ve davranışı olacaktır bence.

Günümüzde ayrılmaz bir ikili gibi söylene gelen tasarım ve sanat adeta at başı bir yarış içine sokulmuştur. Tasarımın bir endüstri kolu içinde kendine yer bulmasını anlayabiliyorum aslında; çünkü tasarım her ne kadar bir yanı ile sanata ilişse de aslında asıl görev ve amacı bir ihtiyaca cevap vermektir. Ancak endüstriyel sanat diye bir şey hiç olmamalıdır bana göre. Çünkü bu durum sanatın doğasına aykırıdır. Sanat sanatçısının içsel yaratma ihtiyacından doğar.

Kant’a göre sanatın kendisi dışında bir ihtiyacı yoktur. Tek amacın kendisidir. Güzel sanatı ancak bir deha yaratabilir.

Marks’a göre sanat; yaşamı insanileştiren bir olgudur. Yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde güzel sanatlar gelişebilir.

Sanatın özü insandır.

Sanatçı; zekâsı ve sezgileri ile çağının önünde olan insan olduğu için gerçek sanatı anlayan azdır. Onu anlamak da istenç ve çaba gerektirir. Bir sanat yapıtı kendi zaman dilimini yansıtması açısından gelişen teknolojiden yararlanabilir elbette. Ancak yine insandan uzaklaştığı oranda doğallıktan çıkacak ve yapaylaşacaktır. Fabrikadan çıkmış gibi birbirini tekrar eden seri üretimle, satışa hazır reklam sektörünün kucağına atılmış bir ürün var edilir ki bu Kandinsky’nin söylemi ile belki bir ölü doğandır. Bu nokta da 1960’lı yıllarda Amerika’dan yayılan pop-art sembollerinden Andy Warhol’ü anmadan geçemeyeceğim. Popüler kültürün ve medyanın halkın karşısına çıkardığı figürleri, ya da tüketim ürünlerinin görsellerini, adını ‘fabrika’ koyduğu atölyesinde küçük bir fikirden yola çıkmış, dikkat çekici ‘fabrika sanat eseri olarak sunduğu görsellerini hepiniz gözümüzde canlandırmışızdır şimdi. Aslında bu durum da tıpkı Duchamp’ın herhangi bir nesnenin sanat eseri olarak yorumlanabileceğini söylemesi gibi, fikirlerin değer kazanmasıyla sanatın kavramsala doğru evrilmesi ve ileride geleceği noktayı işaret etmesi bakımından önemli değer noktalarından biridir.

Sanayinin gelişmesi, yeni ürerim modelleri ve artışı, teknolojinin gelişmesiyle birlikte insanın hem kendi üzerinde hem doğa üzerindeki denetim gücünün artması gibi kentleşme ve daha pek çok nedenle birlikte toplum tüketime yönelmiş bu metalaşma sürecini hız kazanmıştır.

Sosyal Araştırmalar Enstitüsü çevresinde bir araya gelen kuramcıların oluşturduğu Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden ve de kurucularından olan Theodor Adorno’ya göre; geleneksel olarak kültüre özgü olan değerler giderek ekonominin belirleyiciliği altında özlerine yabancılaşmıştır. Kapitalizmin bir sonucu olarak metalaşma soru yaşayan kültür şimdi; sanat, dil, din, gelenek ve görenek gibi tüm kollarıyla birer birer endüstrinin hammaddesine dönüştürülmek üzeredir.

Yaşam var olduğu sürece bilim ve sanatta olduğu gibi insan için de ilerleme kişinin kendi çabası doğrultusunda devam edecektir. Okumadığımız her yayının bizim için yeniliği gibi, her yeni öğretinin ya da her fark edişin bizi zamanın gerisine atacağının bir yanılsama olduğunu bilerek, bunu bir sıçrama taşı olarak görmek gerekmez mi?

Hayatın geldi geçti olanaklarından, evlerden, sokaklardan, küçük dedikodulardan, yalan yanlış ya da eksik bilgiden derlenmiş bilinç yetmez. Başka bilinçlerle etkileşime girerek, insanlık tarihinin büyük düşünceleri ile yüz yüze gelerek sağlam temellere oturtmak amaç olmalı.

Kültürel, toplumsal ve insani değerleri kapitale endekslemeden var olmayı başarabilmeli, sanat dil, din, gelenek gibi kültürü oluşturan tüm öğeleri koruyarak bozulmadan gelecek kuşaklara ulaştırabilmeliyiz. Bu bağlamda kendi adıma sanattaki değişimin tekniğin aşırılığına kaçmadan dozunda kullanarak insanın ve yaşamın özünden uzaklaşmadan, samimiyetle ve doğaldan yana olan tavırla gerçekleşmesini gerektiğine inanç duyuyorum.

Bir çikolata kokusu duyumsuyorum şu an. Elimdeki SOYUT’un kapağı çikolata gibi kahverengi olduğundan mı? Yoksa sevgili babamı anarak mutlu olduğumdan mıdır? Bilmiyorum. 47 yıl önce bir işçinin kültür ve sanata verdiğin değerle gurur duyuyor, o günkü toplum bilinç seviyesinin ne denli ileri olduğunu düşününce, şimdilerde gazete bile okumayan toplumumuzla nereye kadar var olacağımızın endişesini yaşamıyor değilim. Neyse ki hala çikolata sever gençlerimiz var.

Bu yazı da bugün bana SOYUT’ tan kalan çikolata tadında bir iz olsun.

Nazan Uçak

1971 yılında İzmit’te doğdu İstanbul Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Plastik Teknolojisi’nden mezun oldu. 31 yıl Petkim Holding A.Ş. de ArGe Teknikeri olarak çalıştıktan sonra emekli oldu. 2005 yılında resme başladı. 10 yıl Hüseyin Erdağ‘dan desen ve yağlı boya resim üzerine dersler aldı. Bir yıl Tolga Tunç’tan Perspektif dersi aldı. 2019-2022 yılları arasında Özkan Eroğlu’ndan Sanat Tarihi, Sanat Yapıtı Algısı, Işık ve Renk, Yaratıcı Sanat gibi konularda dersler aldı. İzlekler Yayınlarından çıkan Sanat 2, Sanat 3, ve Sanat 4 kitaplarında yazıları yayınlandı. 2020 yılından bu yana da UNESCO’ nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesine dahil ettiği Keçe ve Resim alanında çalışmalarına devam etmektedir.