Tuvalin ötesindeki sonsuz döngü

Acıyı yaşamak

Atölyenin kapısını kapatıp o devasa, bembeyaz tuvalle baş başa kaldığımızda, içeride aslında kaç kişiyiz? Sadece “şu anki” biz miyiz, yoksa ruhumuzun yüzyıllardır taşıdığı o eski dostlar, karmik bağlar ve yaşanmışlıklar da bizimle mi dikiliyor o beyazlığın karşısında?

Her yeni tuval, aslında sıfırdan başlayan bir hikâye değil; ruhun zamansız yolculuğunda yeni bir sayfa, bir hatırlama anı. Hani o tuvalin başına geçtiğimizde içimizi kaplayan o tarifsiz heyecan, korku ya da tanıdık merak var ya… İşte o, zihnin sessizliğe büründüğü ama ruhun fısıldamaya başladığı andır.

Buradaki boşluk, bir bilgisizlik veya yokluk alanı değil. Aksine; geçmiş yaşamların mistik döngüsü gibi, bu dünyaya ait olan ve olmayan tüm enerjilerin, karmik tortuların süzülerek bilincimizin en derin katmanlarına inmesi halidir. Dış dünya ile bağı kopardığımız o an, aslında zamansız bir boyuta, ruhun kendi kadim hafızasına yaptığı farkındalıksız bir dalıştır.

[Kadim Ruh / Karmik Hafıza] ➔ [İçselleştirme ve Enerji Akışı] ➔ [Zihinsel Boşluk / Saf Sezgi]

Fırçayı bırak, ruhun konuşsun: Kuralları reddetmek

Akademik teoriler, sanat eleştirmenleri ya da kuramlar hep aynı sorularla başımızın etini yer durur: “Bu eserin felsefi altyapısı ne?”, “Renk skalasını neye göre seçtin?”, “Sanatsal problematiği nasıl çözüyorsun?”

O tinsel arınma anında, hani o ruhumuzun evrensel enerjiyle bağ kurduğu katarsis dakikalarında bu sorulara tek bir cevabımız var: “Şimdi değil.”

Çünkü o saf yaratım anında:

  • “Benim tarzım ne?” kaygısı uçup gider; eserin kime ait göründüğü, hangi etiketi taşıyacağı önemini yitirir.
  • Kitaplardan öğrenilen dogmalar ve kurallar tamamen işlevsizleşir.
  • “Başkaları ne der? Beğenirler mi?” sorusu atölyenin kapısının dışında kalır.

Asıl büyü, ruhun daha önce belki de başka bir bedende, başka bir zamanda deneyimlediği ama bu hayatta ilk kez gün yüzüne çıkaracağı o özgün doğuşa şahitlik etmektir.

Eylem olarak boyama (action painting) tam da budur işte. Zihin o kadar devre dışıdır ki, boyanın rengine bile bakmadan, tamamen içgüdüsel, tamamen karmik bir yönelimle hareket ederim. Fırçanın hızı ruhun hızına yetişemediğinde parmaklarım devreye girer. O da yetmediğinde tuvali yere yatırır ruhsal duygularım yağar üzerine. Çözücülerle eritilmiş boyaları o büyük fırçalarla tuvale dökerken, aslında fiziksel ve tinsel olarak yapıtın içine akarız. Zaman algısı kaybolur. Bu, entelektüel bir planlama değil; insanı ve evreni yöneten o gizli, aşkın güce, o zamansız teslimiyete boyun eğmesidir. Teknik ve malzemenin sonsuzluğuna “kuralsızlık” eklendiğinde, sınır dediğin ne ki? Ortadan kalkar.

Sanat ve uzlaşmanın çelişkisi

Çünkü biliriz ki, normalin sanatı olmaz. Her türlü uyum ve “normalleşme” çabası, yaratıcılık için aslında bir ölümdür. Toplumun ve sistemin bizden beklediği o “uzlaşma” var ya… İşte o uzlaşma, insanın içindeki o eşsiz ütopyayı elinden alır. Sanatta en kutsal şey, özgür bir ifade ve farklılıkların dibine kadar keşfedilmesidir. Uzlaşma ise bu farklılıkları törpüler, bastırır ve yaratıcılığın önüne aşılmaz engeller koyar. Sanat, doğası gereği toplumun normlarından sıyrılma, sınırları zorlama ve dünyaya yepyeni, sarsıcı perspektifler sunma eylemidir. Bu nedenle, sınırları aşma özgürlüğü olan sanatın, uzlaşma kültürüyle uyuşması sadece zor değil, düpedüz çelişkilidir.

Sanatın derdi bir orta yol bulmak ya da uzlaşmaz tarafları sakinleştirmek değildir; aksine ifade özgürlüğünün, en çiğ duygusal ve düşünsel deneyimlerin korkusuzca paylaşılmasıdır. Sanatçılar, kendi iç dünyalarını, travmalarını, sevinçlerini ve toplumsal yaraları eserleri aracılığıyla, hiçbir sansüre uğratmadan haykırırlar. Sanat yenilikçilik, radikal bir sorgulama ve toplumsal değişim için bir alan açar.

Bu yüzden sanatın, uzlaşma gibi dengeli ve kabul üzerine kurulu bir kavramla yan yana getirilmesi, onu kendi gerçek amacından ve o delişmen, asi ruhundan koparıp uzaklaştırır. Sanatın özgürlüğü, kural tanımama ve sınırları paramparça etme üzerine kuruludur. Gerçek hayat uzlaşımcı olsa da sanat cesaret ister. Şaşırtıcı, sarsıcı olmalıdır.

Dünyanın acısı ve sanat piyasasının duvarları

İşte tam da bu uzlaşmaz duruşumuz yüzünden, ruhumuz bu kadar özgür ve tinsel bağlarla doluyken, dünyadaki acılara gözümüzü kapatamayız. Ruh, çağlar boyu süren yolculuğunda acıyı da neşeyi de biriktirir ve sanatçı, çağının en hassas tanığına dönüşür. Özellikle Akdeniz’in mavi sularında yiten göçmen çocukların, o güzel insanların trajedileri gibi insanlık dramları, ruhumuzda çok eski, çok derinden gelen yaralar açar. Burada sistemle uzlaşmayı seçen bir sanat, o acıyı ehlileştirir; ama biz uzlaşmayı reddediyoruz.

Hatırlarsanız, 2022’de Madrid’deki o karma sergide yer alan iki yağlı boya çalışmam, tam da bu uzlaşmaz sanatsal duyarlılığın, tarihe ve insanlığa düşülen sarsıcı bir notuydu. Tıpkı Goya’nın o kurşuna dizilen insanlarında ya da Picasso’nun Guernica’sında olduğu gibi; resim sanatı acıyı en çıplak, en yalın haliyle hissettirmek, düzenin konforunu bozmak zorundadır.

Acıyı yaşamak

 

Ama gelin görün ki, bugünkü küresel sanat dünyası tam da o hukuki süreçlerdeki gibi bir “uzlaştırma” ve ehlileştirme mekanizmasıyla çalışır. Bu toplumsal çığlıklar, ironik bir kurumsal duvarla karşılaşır:

Bizim ruhumuzdaki uzlaşmaz misyon Sanat piyasasının "yyumlu" gerçekliği
Acıyı en saf haliyle hissettirmek, sınırları zorlayarak tarihe sarsıcı bir iz bırakmak. Arkanda medya, sermaye ya da popüler figürler yoksa, seni sistemin dışına itip eseri görünmez kılmak.
Toplumsal trajedilere karşı radikal bir uyanış ve sorgulama alanı yaratmak. Kitlelerin acıya karşı duyarsızlaşması, estetik bir körlük içinde her şeyi normalleştirmesi.

İşte bu çelişki, sanatçının ruhundan kopan o saf, uzlaşmasız çığlığın, endüstriyel ve endüstriyel olduğu kadar “normalleştirici” çarklar arasında nasıl sönümlenmeye çalışıldığının acı bir göstergesidir.

İşgal ve göç

Atölye: Bizim sığınağımız, bizim isyanımız

Dışarıdaki dünya bu kadar duyarsız, sistem bizi bu kadar “uyumlu ve normal” olmaya zorlarken, biz sanatçılar ne yaparız? Kaçınılmaz olarak kendi mabedimize, yani atölyemize döneriz. Atölye; topluma, sisteme ya da hukukun normlarına hesap vermek zorunda olmadığımız, isyanımızı, farklılıklarımızı ve tinsel enerjimizi tuvallerle baş başa paylaştığımız bağımsız bir mikro-evrendir.

Bazen hani o “Ben sanatçı değilim” deyişimiz var ya… Aslında o, sistemin içini boşalttığı, ehlileştirdiği, “toplumsal sorumluluk” adı altında piyasayla uzlaştırdığı o steril sanatçı tanımına karşı şık ve etik bir reddediştir. Bu bir kaçış değil; aksine, sanatı o yozlaşmış uyum kalıplarından kurtarıp, en dürüst, en çıplak, en kuralsız ve en kutsal zemininde yaşama arzusudur.

Beyaz evrene açılan o sonsuz pencere

Sözün özü dostlar; tuval, etrafımızı saran bu beton binalardan, katı kurallardan, sahte uzlaşmalardan ve toplumsal streslerden sıyrılıp, kendi iç dünyamıza, geçmişten geleceğe uzanan ruhsal evrenimize açılan bembeyaz, kocaman bir penceredir.

Biz o pencereden içeriye sadece bakmayız; fırçamızla, parmaklarımızla, tüm karmamızla, tüm o “normali” reddeden aykırılığımızla ve varlığımızla o sonsuz beyazlığın içine çekiliriz. Kuralsızlığın getirdiği o muazzam özgürlük, tinselliğin rehberliği ve doğaçlamanın büyüleyici gücüyle; bu dünya üzerinde kurallarla, yasalarla ya da sahte uzlaşılarla bir türlü kurulamayan o adil, saf ve sevgi dolu düzeni, her yeni tuvalin üzerinde, ruhumuzun derinliklerinden gelen o kadim, sınır tanımaz hafızayla yeniden inşa ederiz.

Dünyasından dışlanan insan
Hüseyin Erdağ

Demirci/ Manisa'da 1955 yılında doğdu. 1980 yılında Eskişehir Kimya Mühendisliğinden mezun olduktan sonra 40 yıl mühendislik ve yöneticilik yaptı. Bu süre içinde resim sanatından ayrı kalmadı. 1995 ve 2005 yılları arasında Ressam-Heykeltıraş Yaşar Ali Güneş atölyesine katıldı. Türkiye'de ve yurt dışında pek çok kişisel sergi açtı ve karma resim sergilerinde eserleri yer aldı. 2011 yılından bu yana da kendi resim atölyesinde faaliyetlerini sürdürüyor.