Bauhaus

Sanat artık belirli bir kesimin lüksü olmaktan çıkıp geniş kitlelere hitap etmeli ve halk tarafından tecrübe edilmelidir. Amaç tüm sanat dallarını mimarinin kanatları altında birleştirmektir. Walter Gropius Weimar/1919

Konfor alanınızın dışına çıktığınızda yeni fikirler doğar ve yaratıcılık gelişir. Hele ki bir şeyi yapmak, yapılmasını söylemekten çok daha zordur ve üretim süreci boyunca pratik düşünmeye ve yeni fikirler üretmeye zorlar sizi.

Hangi alanda olursa olsun değişimler yeni ihtiyaçları, ihtiyaçlar da yeni değişimleri doğurur.

İşte 19. yy. sonları ve 20. yy. başlarında yaşanan siyasal değişimler, hızlı teknolojik gelişmeler, savaşların yarattığı fiziksel ve psikolojik yıkımlar, toplumda yeni düzen arayışlarını da beraberinde getirirken, düşünce ve sanat ortamında da yeni arayışlar içine girilmiştir. Bu dönemde sanat tartışmaları da yoğunlaşmış, sanatın toplumsal yanı ve işlevselliği de sorgulanır olmuştur.

İşte böyle bir ortamda 1919’da Almanya’nın Weimar kentinde mimar Walter Gropius tarafından kurulan Bauhaus tasarım okulu, zamanla bir eğitim kurumu olmakla kalmamış, endüstri, tasarım ve sanat alanında tüm fikirlerin konuşulup tartışıldığı bir üretim merkezi halini almıştır.

Bauhaus okulu; viraja hızlıca giren bir aracın savrulmasını önleyen merkezcil kuvvet gibi gelir bana. 14 yıl gibi kısa bir ömrün etkileri bugün hâlâ kendine yer bulup konuşuluyorsa, bunun açıklanabilir bilimsel bir yanı olmalıdır diye düşünmekteyim. Psikolojik ve nesnel her eylem mutlaka bir ihtiyaçtan doğar ve beslenir. Düşünerek ve pratikte uygulayarak bir yaratı gerçekleşir. Bauhaus da böyle bir ihtiyaçtan doğmuş ve faaliyetleri ile sanatkarlığı ve zanaatkarlığı da birleştirerek ‘techne’ denilen bir eyleme dönüşür.

Bauhaus Sanatçı/ Eğitimcileri
Soldan sağa: J. Albers, H. Scheper, G. Muche, L. M. Nagy, H. Bayer, J. Schmidt, W. Gropius, M. Breuer,
v. Kandinsky, P. Klee, L.Feininger, G. Stölzl ve O. Schlemmer

Endüstrileşmenin ayrıştırdığı, teknik, sanat ve zanaatı bütünsel bir algısıyla yeniden birleştirmiş, bunu da usta sanatçı ve usta zanaatkarları da eğitimci olarak okulun bünyesine dahil ederek kolektif bir yapıyla gerçekleştirmiştir. Merkezine mimarlık alınarak, temel tasarım eğitimi ve uygulamalarının yanında; öğrencilerin kişisel yeteneklerine göre becerilerini geliştirebilecekleri, ustalık kazanabilmelerinin yanında endüstrinin ihtiyaçlarını da karşılayabilecekleri ve bunları birer araştırma laboratuvarı gibi kullanabilecekleri atölyeler (ahşap, metal, cam ve seramik, taş, dokuma, tiyatro vs.) oluşturulmuş, resim ve desen eğitimi ile fen ve teori eğitimi olmak üzere üç aşamalı bir eğitim modeli uygulanmıştır.

Endüstrinin ihtiyacı doğrultusunda üretim yapılırken; önce işlev sonra biçim kaygısı duyulmuştur. Gereksiz süslemeden arındırılmış, sadelik ve geometrik öz formlarla modern tasarımlara imza atılarak sanat, tasarım ve endüstriye kılavuzluk etmiştir.

Ayrıca sanat toplum içindir düşüncesinin de toplumda pratik bulmuş hali olarak da durmaktadır. Çünkü toplum okulda usta zanaatkar ve usta sanatkarların elinden çıkan tasarımlarla buluşma fırsatı yakalamıştır. Kolektif bilinçle büyüyen okul, sanatçıya da toplum karşısında sorumluluk yüklemiş ve uygulama alanı yaratmıştır.

Kabaca kendi coğrafyama tarihsel anlamda baktığımda sosyokültürel ve sosyoekonomik düzen olarak Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan halkları sanat ve çeşitli meslek dallarında olduğu kadar ekonomik ve ahlaki yönde de geliştirmeye yönelik kolektif yapılar geliyor aklıma. Din eksenli oluşum olan Ahilik zamanla din etkisinden kurtulmuş ve loncalara dönüşmüştür. Günümüzde Esnaf ve Sanatkârlar odası karşılığında olması kapitalizme teslim oluşumuzun göstergesi. Eğitim anlamında baktığımda ise, Cumhuriyet ile birlikte kurulmuş sonrasında amacının dışına çıkmış Halkevleri, tamamen bize özgü Köy Enstitüleri ile toplumun en kılcal damarlarına kadar ulaşabilen büyük aydınlanma projesinin değişen siyasi düzenle kapatılması ülkem adına kaybettiğimiz, üzülmemiz gereken değerlerdir.

Yine bir baba yadigarına bakınca, işleyen tüm metal aksamına kendi elleriyle işlediği desenin yanında ağaç kabzasını görüp tepeden tırnağa yoktan var etmenin zorluğunu ve size kattıklarını düşününce üzülmemek mümkün mü?

Osmanlı’dan bu yana isim değiştirerek gelen adı sanat okulu olsa da maalesef artık içinde sanatın hiç yer bulamadığı, günümüzde endüstri meslek ve teknik liseleri adı altında basma kalıp eğitime devam eden okulların sistemin içinde giderek nasıl kalitesizleştirildiğini görmemek mümkün değil.

Sistemli bilgi ve kolektif çalışma… Avrupa’nın belki de bizden farkı budur. Bugün Bauhaus bir ekol halini almış, bir akım olarak hala konuşuluyorsa sebebi bu oluşturduğu ortak dil olmalı bence…

Sanat3’ün sonunda Özkan Eroğlu’nun yazısında bahsettiği gibi… ‘Kandinsky’nin 1927 yılında yazmış olduğu gibi ‘ve’ nin sağladığı yan yanalığı benimsemenin zamanı gelip çatmıştır artık’ Yirminci yüzyılı belirleyecek olan sözcüğün ‘ya ben ya o’ değil ‘VE’ olacağını yazmaktadır. ‘Tekliğe ve düşmanlığa karşı çokluk, renklilik, çokseslilik, farklılık ve yan yana yaşama’…

Kandinsky’nin bu vurgusu 21.yüzyıl için de hâlâ geçerliliğini koruyor bence. Tıpkı Bauhaus’un tüm parçaların birlikteliği ile oluşturduğu sinerjiden doğan gücü ortada ve hâlâ bir kılavuz gibi yol göstermekte.

Nazan Uçak

1971 yılında İzmit’te doğdu İstanbul Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Plastik Teknolojisi’nden mezun oldu. 31 yıl Petkim Holding A.Ş. de ArGe Teknikeri olarak çalıştıktan sonra emekli oldu. 2005 yılında resme başladı. 10 yıl Hüseyin Erdağ‘dan desen ve yağlı boya resim üzerine dersler aldı. Bir yıl Tolga Tunç’tan Perspektif dersi aldı. 2019-2022 yılları arasında Özkan Eroğlu’ndan Sanat Tarihi, Sanat Yapıtı Algısı, Işık ve Renk, Yaratıcı Sanat gibi konularda dersler aldı. İzlekler Yayınlarından çıkan Sanat 2, Sanat 3, ve Sanat 4 kitaplarında yazıları yayınlandı. 2020 yılından bu yana da UNESCO’ nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesine dahil ettiği Keçe ve Resim alanında çalışmalarına devam etmektedir.