Merhaba sanatsever dostlarım!
Dünyayı herkes gibi görmek sıradan bir gerçekliktir. Ama onu tüm duyularla hissetmek ve o hissi tuvale aktarmak? İşte o tamamen başka bir boyut. Sanat tarihi; bizim baktığımızda sadece boş bir duvar ya da düz bir renk gördüğümüz yerlerde gizli enerjileri, kuantum frekanslarını ve tinsel sesleri deneyimleyen sıra dışı zihinlerle doludur.
Peki, bu sanatçılar dünyayı gerçekten bizden farklı mı görüyordu? Cevap net: Evet! Hem nörolojik hem de ruhsal olarak tamamen farklı bir evrende yaşıyorlardı.
Bugün, algının sınırlarını zorlayan, evreni bambaşka frekanslarda dinlemiş o büyüleyici isimlerin şahıyla, yani modern soyut sanatın babası Wassily Kandinsky ile gizemli bir yolculuğa çıkıyoruz. Hazırsanız, fırçaları orkestra şefinin batonuna dönüştüren o büyülü dünyaya dalalım!
Hastalık değil, mucize: sinestezi
Kandinsky için bir renk, sadece gözle görülen bir ton değildi; kulakla duyulabilen, hatta ruhta titreyen bir sesti. Kendisi ileri düzeyde bir sinestezi deneyimleyicisiydi. (Buna hastalık demek haksızlık olur; biz ona duyuların birbiriyle dans ettiği mucizevi bir nörolojik durum diyelim.)
Kandinsky bir gün Wagner’in bir operasını dinlerken, birden kafasının içinde çizgilerin havada uçuştuğunu, renklerin havai fişek gibi patladığını fark etti. Meğer adam operayı sadece dinlemiyor, resmen görüyordu! Onun kulak-göz koordinasyonuna göre dünyası aynen şöyleydi:
- Mavi: Derin bir çello sesidir. Tonu koyulaştıkça ihtişamlı bir kontrbasa dönüşür.
- Sarı: Kulak tırmalayan, hafif arsız bir trompet sesidir. Agresiftir, yerinde duramaz.
- Yeşil: Kemanın o sakin, insanın ruhunu dinlendiren orta tonlardaki melodisidir.
Anlayacağınız, Kandinsky tuvalin başına geçtiğinde aslında resim yapmıyor, gözle görülebilir senfoniler besteliyordu. Eserlerine “Kompozisyon” adını vermesi de entelektüel bir hava atma çabası değil, tam olarak bu yüzdendi. Biz onun soyut şekillerine bakıp “Ne kadar güzel bir çizgi” derken, o orada devasa bir orkestranın çaldığı ilahi bir ezgiyi dinliyordu.
Noktadan çizgiye, sessizlikten melodiye
Kandinsky’nin o meşhur “Noktadan Çizgiye, Çizgiden Yüzeye” kuramı, ilk bakışta sıkıcı bir geometri dersi gibi gelebilir ama aslında tamamen manevi ve sinestezik bir manifestodur. Onun gözünde her geometrik elemanın içsel bir çınlaması vardı:
Nokta: Mutlak sessizliktir. Ama hani fırtınadan önceki o gergin sessizlik olur ya, tam olarak öyle… İçinde muazzam bir potansiyel enerji barındırır. Konuşurken verilen derin bir “es” gibidir.
Çizgi: İşte o sessiz noktanın harekete geçip yola koyulmasıdır! Sabit duran sessizlik, dış bir güçle ritme ve melodiye dönüşür. Çizgiler düz, eğri ya da zikzak olurken aslında farklı perdelerden şarkı söylerler.
Kandinsky için müzik, fiziksel dünyaya (yani bir ağaca, bir insana veya bir masaya) bağımlı olmadan doğrudan ruhun derinliklerine hitap edebilen en kusursuz sanattı. Resmin de nesnelerin köleliğinden kurtulup bu özgürlüğe kavuşması gerektiğine inanıyordu.
Konu o kadar derin ve heyecan verici ki, sizi tek oturuşta yoğun bir renk bombardımanına tutmak istemem. En iyisi bu senfoninin ikinci perdesini önümüzdeki aya bırakalım. Gelecek ay, şekillerin ruhunu ve renklerin gizli psikolojisini masaya yatıracağız.
Müzikle ve renkle kalın!
