O AN: Kuantum boşluğundan tuvale

Geçmişin sanat eseri, sanatçının ruhundaki “O An” geldiğinde ortaya çıkan fırtınanın, tek bir fırça darbesiyle veya bir mısrayla somutlaşmış haliydi. Bugün ise büyük ekiplerle, ekipmanlarla, karmaşık yazılımlarla ve devasa bütçelerle üretilen bu teknolojik yaratımlar, görsel olarak büyüleyici olsa da duygu yoğunluğu bakımından genellikle sığ kalıyor.

Hayatımda o anlar o kadar çok ki; aslında herkese, hatta var olan her şeye ait olan, evrenin ortak nefesi gibi soluduğumuz o değerli anlar… Varlığın her zerresi, aslında o tek bir “AN”ın dışa vurumundan (tezahüründen) ibarettir. Genellikle korkulan veya sonun başlangıcı sanılan karanlık, aslında hayatın filizlendiği, o dehanın ve oluşun mayalandığı asıl merkezdir. Çünkü hayat karanlıkta başlar ve “O An” geldiğinde aydınlığa kavuşur. Pek çoklarının büyük bir gürültü ve patlama olarak betimlediği Big Bang’i, ben hiçbir zaman bir infilak olarak görmedim; aksine onu, sonsuzluk enerjisinin bir anda, kendi holografik boşluğunda kuantum boyutunda belirmesi olarak tahayyül ederim. Bu, zihnin dehlizlerinde bir anda çakan parlak bir fikir, bir buluş veya bir uyanış hali gibidir. Tıpkı bir bitkinin toprağın o sessiz ve derin karanlığında kök salıp sabırla büyümesi ve nihayet vakti geldiğinde gün ışığına merhaba demesi gibi; ya da bir çocuğun ana rahmindeki o korunaklı karanlıkta dünyayı karşılamaya hazırlanması gibi, en yüce ilhamlar da sanatçıya tam “O An”larda, o sessizliğin içinden süzülerek gelir.

Bana göre gerçek bir sanat eseri, yoğunlaşmanın o kendine has karanlık atmosferinde doğan ve kişisel iradenin ötesinde, evrensel enerjiden gelen yönlendirmelerle yolunu bulan bir var oluş durumudur. Sanatçı, bu muazzam akışta sadece uygulayan, enerjiyi dönüştüren bir aracıdan, bir kanaldan başka bir şey değildir. Kendi deneyimlerime baktığımda, bu kozmik enerjinin özellikle gecenin dinginliğinde, dünyanın gürültüsü çekildiğinde çok daha aktif olduğunu hissediyorum. Gece, maddenin ağırlığının hafiflediği, zihnin prangalarından kurtulduğu bir zaman dilimidir. Şehrin keşmekeşi dindiğinde, o kolektif gürültü yerini derin bir sessizliğe bıraktığında, evrenin o gizli frekansları ile iç dünyamızın frekansının uyumlanması çok daha olanaklı hale gelir. Gecenin karanlığı, aslında dış dünyayı kapatıp içteki o sonsuz boşluğa açılan bir kapıdır. Işıkların sönmesiyle birlikte, maddeye dair algılarımız zayıflar ve ruhun antenleri evrensel enerji okyanusuna doğru uzanır. İşte bu yüzden, fırçanın tuvalle buluştuğu veya kalemin kâğıda değdiği o en saf “An”lar, genellikle gecenin o derin uykusunda, sanki tüm evren sizinle fısıldaşıyormuş gibi hissettiğiniz vakitlerde can bulur. Bir kuantum fizikçisi olmasam da varlığın aslında kuantum dalgalanmaların bir görüntüsü olduğunu, evrensel enerjinin ise milyonlarca farklı enerji formunun oluşturduğu devasa bir bütünlük olduğunu görebiliyorum. Bu devasa veri ve enerji alanı, zamanın ve mekânın hükmünü yitirdiği, sadece sonsuz bir “An”ın hüküm sürdüğü bir okyanus gibidir; enerji kuantum okyanusunda saklıdır ve eserlerimiz oradaki kayıtların birer yansımasıdır.

Her varlığın tıpkı parmak izlerinin benzersizliği gibi farklı bir enerji frekansı vardır. Bizler; bir çiçekten, kadim bir ağaçtan, gökyüzündeki bir kuştan, yerdeki taştan ve hatta milyonlarca ışık yılı uzaktaki yıldızlardan ayrı değiliz. Her şeyle kuantum boyutunda kesintisiz bir enerji alışverişi içinde, büyük bir bütünün parçasıyız ve yoğunlaştığımız her konuda, aslında bu bütünün içindeki ortak ilham havuzuna elimizi uzatıyoruz. Ancak gündelik hayatın ve maddenin ışıkları, tıpkı şehrin aydınlığının gece yıldızları perdelemesi gibi, bu muazzam “O An” okyanusunu görmemize engel oluyor. Oysa biz o okyanusun tam içindeyiz; sadece onu uzun ve doğrusal bir zaman dilimiymiş gibi algılama yanılgısıyla, bir illüzyonun içinde yaşıyoruz. Maddi olanın gürültüsünden biraz uzaklaşıp kendi içimize, o sessiz karanlığımıza dönersek, “O An”ın sihirli alemini fark etmeye başlarız. İlham dediğimiz şey, hangi konuda emek veriyor ve enerjimizi hangi “boşluk alanına-hiçliğe” gönderiyorsak, oradan aldığımız bir yankıdır. Bu alışveriş, pozitif ve negatifin o ayrılmaz dansından oluşur; hani “iyi düşünürsen iyilik, kötü düşünürsen kötülük gelir” denir ya, bu aslında enerjinin çalışma prensibidir. Fakat burada iyilik ve kötülük görecelidir; asıl olan enerjinin tamamlanmasıdır. Tıpkı elektriğin devresini tamamlaması için her iki uca da ihtiyaç duyması ya da dijital bir yazılımın var olabilmesi için 1 ve 0’ın mutlak varlığı gibi, sanat da bu zıtlıkların dengesinden doğar.

Sanat tarihi, doğrusal bir ilerlemeden ziyade, toplumsal değişim enerjilerinin yansımasıyla ruhun kendi kaynağına dönüş çabası gibi devasa bir döngüyü barındırır. Bugünün estetik arayışlarına baktığımızda, tuhaf bir şekilde en başa; o ilk kaynağa, mağara resimlerindeki o saf ve dolaysız ifadeye doğru bir çekim seziyoruz. İnsanlık, perspektifin ve dijital mükemmeliyetin karmaşasından yorulmuşçasına, yeniden “öz” olanın “saf” olanın peşine düşüyor sanki.

Batı sanatında Giotto ile filizlenen ve dünyayı üç boyutlu bir gerçeklik illüzyonuna hapseden perspektif anlayışı, yüzyıllarca görsel algımızı domine etti. Öte yandan Doğu’nun minyatürlerinde hayat bulan; zarif çizgilerle örülü, derinliksiz ama son derece katmanlı yüzey resmi anlayışı (Henri Matisse çalışmalarıyla Batı sanatına tanıttı) bugün modern sanatın içinde sanki yeniden uyanıyor.

Bu iki boyutlu yaklaşım, aslında bir eksiklik değil, bir tercih meselesidir. Henüz açılmamış bir tiyatro perdesinin üzerine nakşedilmiş gibi duran, boşluğun elemanlarla üst üste bindiği o saf estetik, fiziksel dünyanın kısıtlamalarından kurtulma çabasıdır. Belki de bu “yüzeyde kalma” hali, kuantum boyutundaki o mutlak zamansızlığı ve mekân ötesini anlatmanın en samimi, en dolaysız yoludur.

Sanatın bu tinsel ve kadim dönüşüne zıt bir yönde ise dijital dünyanın devasa devrimi yükseliyor. Dev ekranlarda izleyiciyi kuantum dalgalanmalarının içine çeken, görsel ışık ve renk şöleniyle zamanın sustuğu bir enerji okyanusunda yolculuğa çıkaran eserlerle karşılaşıyoruz. Ancak bu eserler, çoğu zaman öznel dışa vurumcu yaratım derinliklerinden ziyade, teknolojik birer “cafcaflı çocuk oyuncağı” hislerini uyandırıyor.

Dijital sanattaki bu hızlı artış, beraberinde ciddi bir soruyu da getiriyor: Tinsellik nerede?

Geçmişin sanat eseri, sanatçının ruhundaki “O An” geldiğinde ortaya çıkan fırtınanın, tek bir fırça darbesiyle veya bir mısrayla somutlaşmış haliydi. Bugün ise büyük ekiplerle, ekipmanlarla, karmaşık yazılımlarla ve devasa bütçelerle üretilen bu teknolojik yaratımlar, görsel olarak büyüleyici olsa da duygu yoğunluğu bakımından genellikle sığ kalıyor.

Kuantumun karmaşıklığını sadece görsel bir şölen olarak sunan bu çalışmalar, mağara duvarına kazınan bir bizon figüründeki o hayati enerjiyi ve sanatçının o anki varoluş sancısını yakalamakta zorlanıyor. Sonuçta sanat, teknolojinin olanaklarıyla değil, o teknolojinin içinden süzülüp gelen insan ruhunun “O AN “kutsallığındaki samimiyetiyle ölümsüzleşir.

Hüseyin Erdağ

Demirci/ Manisa'da 1955 yılında doğdu. 1980 yılında Eskişehir Kimya Mühendisliğinden mezun olduktan sonra 40 yıl mühendislik ve yöneticilik yaptı. Bu süre içinde resim sanatından ayrı kalmadı. 1995 ve 2005 yılları arasında Ressam-Heykeltıraş Yaşar Ali Güneş atölyesine katıldı. Türkiye'de ve yurt dışında pek çok kişisel sergi açtı ve karma resim sergilerinde eserleri yer aldı. 2011 yılından bu yana da kendi resim atölyesinde faaliyetlerini sürdürüyor.