Renk, espas ve doğaçlama ilişkisi

Günlerdir toparlamaya çalıştığım yazımın bu son halinden çok da memnun olamasam da ‘içten gelen güzeldir’ fikrine inanç gösterdiğim için paylaşmakta sakınca görmüyorum. Sanırım beni bu kadar zorlayan şey benim resim yaparken de hep takılıp kaldığım derin düşünmeme neden olan konunun karmaşıklığından ileri geliyor. Sadece kendi düşüncelerim bunlar, elbette kişiye, bakış açısına ve bilginin ve algının oluşturduğu dereceye göre değişebilecektir de.

Renk ve espas

Kompozisyonu oluşturan çizgi, form, ışık gibi görsel sanatların vazgeçilmez birçok öğesinden sadece ikisi olsalar da aynı zamanda sanatın geneli için de kullanılabilecek terimlerdir.

Aslında renk; ışıkla, espas; elemanla, boşluk ve dolulukla birlikte ele alınmalı.

Yine de genel bir bakışla kendi yorumumu katmak istedim. Sanat yapıtı, sanatçının yanısıra izleyicisini de kendine bağlayan bir olgular bütünüdür. Dolayısı ile insan psikolojisini de tamamı ile ilgilendirir.

Renk

Gördüğümüz nesneler üzerindeki renklerle, pigment olarak kullandığımız renk aynı anlamı ifade etmese de bir resimde belki de aynı etkiyi yakalamak için kullandığımız araçlardır.

Her renk onu içine alan izleyicisinin de bildiği bir dili konuşur ve bütünleşirler.

Öyle ki, bir santimetrekare mavi ile aynı mavinin bir metrekaresinin aynı şey olmadığını söylemiş Matisse. Yani kapladığı alan rengin tonunu değiştirir. Sınırlarının şekli de renk algısında etkilidir. Ve hatta yanında veya çevresindeki renklerle etkisi artar ya da azalır. Renk; çoğu zaman kendiliğinden bir alanı kaplayarak biçimini alır, artık o renk bir nesnedir benim için.

Espas

Uzam, kabaca boşluk diye de tanımlarız.

Boşluk; maddenin yokluk hali.

Oysa tüm Kozmos’da boşluk vardır, hiçlik değil. Boşluğu bir yaratı alanı olarak tanımlıyorum. Evrende en hafif parçacık olan elektron ve karşıtı pozitron çiftinin farklı yerde farklı zamanda var ya da yok olma durumu vardır ki işte bu durum ‘espas’ı yani yaratı alanını oluşturur.

Resimdeki espası bu durumla örtüştürüyorum. Yeni yaratılar için sanatçısı tarafından oluşturulan etki alanı. Nefes alan canlılığı olan bir alan da diyebiliriz. Resimde de tıpkı Kozmosda’da olduğu gibi sonsuz değişkenler sürekli birbirleri ile etkileşim halindedir. Böylece yeni yaratım sürekli devam etmektedir. Ta ki yaratıcısı kendi kompozisyonun tamamlandığına kanaat getirdiği ana kadar.

Var olan formun yokluk halinin ya da formun var olmadan önceki boşluğunun üzerinde düşünmek espası anlamaya yardımcı olacaktır kanısındayım. Çizgi, nokta, renk, doku, ışık, gölge, alan, ritim, malzeme gibi bir kompozisyonda kullanılan her elemanın espasla bağı vardır.

Görünen ile gerçekte var olanın arasındaki fark öylesine giz dolu ve büyüktür ki bana göre, bilimi ve sanatı birleştiren ortak alandır aynı zamanda. Teknik resimde görünür yüzeyin ardında kalan görünmeyen yüzeyin kesikli çizgilerle gösterilmesi geliyor aklıma… Bir makine parçasının tasarımının boyutunun, malzemesinin, biçiminin doğru anlaşılması için resmin de öncelikle doğru okunması gerekir. Yani o dili iyi bilmek gerekir. Aksi taktirde yapmak istediğinizden bambaşka bir parçayı var edersiniz.

Resim yapma ihtiyacı ya bir arayıştan ya da etkili bir karşılaşmanın idrakinden doğar. Binlerce yıl öncesinden başlayan resmetme istencinin ilk konusu hayvanlardır. İnsanlığın gelişmesiyle birlikte kendisi ve doğa gibi canlı cansız çevresinde var olan ve görünen her şey resmin konusu olmuştur. Bilim gibi değişen sanat istenci de zamanla görünenin ardındaki gerçeğe yönelmiştir. Çağımızda artık sanatçı; kendi var oluşuna ve acılarına, kendi doğasına, eskiden hiç olmadığı kadar yalnız, tek başına, zamanın ve evrenin uçsuz bucaksızlığında yer bulmaya çalışır. Eserlerinde yapmak istediği şey, çevresinde gördüklerinin yanında, yaşadıkları, onu derinden etkileyen olaylar ya da olgular, kendi doğasının ya da tüm kozmosu anlamada sürekli olarak bir belirip bir kaybolan olumlamalarıdır aslında.

Doğaçlama (Emprovizasyon)

Öncesinde bir plan ya da kurguya izin vermeden, içinden geldiği gibi anlamı taşır ki benim de resimlerimle aramdaki bağ böylesine içten ve kuvvetlidir.

Maddesel bir tutunma değildir.

Çok sevdiğiniz birinin vefatının sizde oluşturduğu boşluk gibidir. Yeri doldurulmaz ama asla artık sizinle de olmayacağının bilincindesinizdir.

Doğaçlamada insan, farklılıklardaki benzerlikleri ve birliğimi keşfedip, aralarındaki bağlantıyı içsel bir coşkuyla nesneleştirip açığa çıkarmak ister. Kültürümüzde de olan âşıkların atışmasına benzetirim bu dışavurumu, sanatın en saf hali gibi gelir bana. İnsanın özünü ve zihniyetini gözler önüne serer. İster ses ister görüntü olsun bu ifade biçimlerinin her biri aynı spektrumun farklı bölgelerindeki enerjileridir.

Tin ve insanın özü; akıl, mantık ve zihin yoluyla etkileşimdedir. Doğaçlama zeminini de oluştururlar. Bu bağlamda yaratım sürecinde sanatçı çevresindekilerin farkına varmayacak kadar derinde sadece kendi ile baş başa kalabilmelidir. Renkleri ve coşkusu zaten insanın içinde saklıdır. Doğaçlamada ancak; odaklanarak, benliğini unutup, bilincinin dışa çıkabildiği, kendi espasını oluşturabildiği ölçüde özgün ve tüm enerjisini yansıttığı sahici bir iş çıkmış olacaktır.

Nazan Uçak

1971 yılında İzmit’te doğdu İstanbul Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Plastik Teknolojisi’nden mezun oldu. 31 yıl Petkim Holding A.Ş. de ArGe Teknikeri olarak çalıştıktan sonra emekli oldu. 2005 yılında resme başladı. 10 yıl Hüseyin Erdağ‘dan desen ve yağlı boya resim üzerine dersler aldı. Bir yıl Tolga Tunç’tan Perspektif dersi aldı. 2019-2022 yılları arasında Özkan Eroğlu’ndan Sanat Tarihi, Sanat Yapıtı Algısı, Işık ve Renk, Yaratıcı Sanat gibi konularda dersler aldı. İzlekler Yayınlarından çıkan Sanat 2, Sanat 3, ve Sanat 4 kitaplarında yazıları yayınlandı. 2020 yılından bu yana da UNESCO’ nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesine dahil ettiği Keçe ve Resim alanında çalışmalarına devam etmektedir.