Engelleri aşarak iz bırakanlar

Vincent Van Gogh neden kulağını kesecek kadar derin bir ruhsal çöküş içindeyken boyalarına sarılıyordu? Ludwig Van Beethoven, mutlak sessizliğe mahkûm bir sağırlıkla, devasa senfonileri hangi “duymayan” kulakla besteliyordu? Ya da Frida Kahlo, kırık bir omurga ve bitmek bilmeyen ameliyatların gölgesinde, neden yatağının tavanına astığı aynaya bakıp kendini resmetmekte ısrarcıydı?

Bu soruların cevabı sadece “azim” kelimesiyle açıklanamaz. Burada, klasik fiziğin sınırlarını aşan ve kuantumun o tekinsiz gerçekliğine dokunan bir varoluşsal zorunluluk düşünülebilir mi?

Klasik mantıkla bakarsak; duymayan bir kulak “yokluktur”, felçli bir beden “eksikliktir”. Ancak kuantum fiziği bize öğretmiştir ki; vakum (boşluk) asla boş değildir. Boşluk, aslında içinde sonsuz enerjiyi ve her an var olmaya hazır titreşen parçacıkları barındıran en yüksek potansiyel alanıdır. Yani sanatçı için fiziksel engel, dış dünyaya kapanan bir kapıdır ama aynı zamanda iç dünyadaki o “kuantum boşluğuna” açılan devasa bir geçittir.

Beethoven dışarıdaki kuş seslerini duymayı kaybettiğinde, zihnindeki o sonsuz sessizlik boşluğunda, evrenin temel tınılarını (kuantum dalgalanmalarını) duymaya başladı.

Frida Kahlo, dış dünyada hareket edemediği o sıkıntılı yatağında, kendi içsel evrenine doğru bir kuantum sıçraması gerçekleştirdi.

Frida Kahlo, Evreni Kucaklayan Aşk, Toprak (Meksika), Ben, Diego ve Senyor Xolotl, 1949

Lavoisier’in “Hiçbir şey yoktan var olmaz” yasası, maddesel dünya için geçerli kabul edilir. Ancak kuantum dünyasında parçacıkların hiçlikten bir anda belirmesi gibi, kozmik alanda (evrende) var olan ama sanatçının içinde (ruhunda) daha önce var olmayan bir “duygu parçacığı” aniden var olabilir. O aniden var olma, kuantum alan titreşiminin fiziksel dünyaya geçişidir. O an ilhamın geldiği andır. Atatürk’ün sözü ile “sanatçının anlında ışığı hissettiği andır.”

Sanatçının ısrarı, işte bu kuantum alan titreşiminden eser var etme gücünden gelir. Fiziksel engel, ısrar, yoğunlaşma sanatçıyı maddenin kısıtlayıcı yasalarından koparır ve onu olasılıkların sınırsız olduğu kuantum alanına çeker. Van Gogh’un “Yıldızlı Gece’si, sadece boyaların birleşimi değildir; o, Van Gogh’un yalnızlık ve açlık boşluğundan çekip çıkardığı, o ana kadar keşfedilmemiş olan boyalarından fırça vuruşlarına değin dalga dalga yayılan bir “ışık patlamasıdır”.

Vincent van Gogh, Yıldızlı Gece – Starry Night, 1889

Sanatın, bilimin ve felsefenin kesiştiği noktada duran Altın Oran, bize evrenin tesadüfi bir savruluş değil, titizlikle işlenmiş bir tasarım olduğunu fısıldar. Bir deniz kabuğundaki helezon, bir kar tanesinin kristal yapısı veya renklerin bir prizmadan geçerken oluşturduğu kusursuz tayf… Bunlar doğanın sonsuz estetik kanıtlarından bazılarıdır sadece.

Güzelliği (estetiği) yaratmak, aslında doğanın (kâinatın) içinde var olan sırları aramak ve onları insanlığa sunmaktır. Sanatçı burada bir “mucit” değil, bir “Kaşif’tir. Renklerin diliyle konuşan bir ressam ya da sayılarla evreni açıklayan bir bilim insanı, aslında aynı gizli imzayı, yani var olan estetiğin, sırrın izini sürmektedir.

Evrende her şey bir oluş halindedir, ancak bu oluş insan duyularının algı sınırlarının ötesinde cereyan eder. Bir çiçeğin taç yapraklarını açışını saatlerce izleseniz de o “büyüme” anını yakalayamazsınız. Bir çocuk büyürken değişim süreklidir ama saptanamaz. Işık enerji paketçikleri halinde kesik kesik akar ama biz onu sürekli bir ışık olarak kesintisiz algılarız. O “gözle görülemeyen değişim” —büyüyen çocuk, eriyen mum, açan çiçek— vb. aslında kuantum seviyesindeki zamanın en küçük parçacığındaki sürekli titreşimdir. Sanatçı, fiziksel engeli veya yoğunlaşması sayesinde bu hıza ya da hızın frekansına uyum sağlar. O uyum duygu titreşimi olarak fiziki dünyada doğmak için sanatçıya ilham olarak akar.

Nefes al (yaşa), nefes ver (öl). Bu döngü, sanatçının her fırça darbesinde tekrarlanır. Her fırça darbesi var oluş yok oluş döngüsünün sancısını taşır içinde.

Eğer her şey bir zaman çemberinin döngüsü içindeyse ve biz bu çemberin üzerindeki bir noktaysak; sanatçı, o çemberin dışına taşan, merkeze mutlak olana bakabilen kişidir. O anda zaman yoktur. Ya da sanatçı o süreçte zamanı hissedemez artık. Beethoven’in sağırlığına rağmen beste yapmaktaki o “kutsal inadı”, aslında kulağına dayadığı hunilerle sadece sesleri değil, ilahi bir fısıltıyı yakalama çabasıdır. Bir müzisyen için ölümle eşdeğer olan sağırlık, Beethoven için dış dünyanın sesini içsel okyanusun sesi ile aynı frekansa uyumlama çabası olabilir. O devasa işitme hunileri, aslında her insanın duyabileceği ses dalgalarını değil, zihninde fiziksel frekansa dönüşen o tanrısal notalar ile piyano tuşlarından çıkan seslerin (notaların) benzeşimini, notaların aynılığını yakalamaya çalıştığı bir araç olabilir mi?    

Sağırlığının zirvesindeyken bestelediği 9. Senfoni, insan sesinin ilahi bir duygu enerjisine dönüşebileceğinin kanıtıdır. Kutsal olanla bağını kesen, sadece estetikle değil, kendi varoluş enerjisiyle de bağını kesmiş olur. Sanatçı, fiziksel yıkımına ya da yorgunluğuna rağmen ayakta kalır çünkü o artık bedeniyle değil, ruhundaki o “hiç bitmeyen enerji parçacıklarıyla” çalışmaktadır, eser ortaya çıktıkça içsel bir enerjiyle de dolduğunu hisseder.

Sanatçıların yaşamlarındaki fiziksel engel ve çeşitli imkânsızlıklarına rağmen gösterdikleri ısrar, bir hobi değil, kozmik frekansa (kuantum evrenine) uyuma zorlandığı bir mekanizmasıdır. Kuantum evreninde parçacıklar anda var olup yok olarak bir denge sağlıyorsa, sanatçı da acıdan güzellik var ederek kendi ruhsal dengesini bu şekilde sağlamaktadır.

boşluk sanma o derin suskunluğu                           

kuantum vakumunda doğar her tını

Lavoisier yanıldı yokluktan sızan                       

bir ışık parçasıdır sanatın canı

Beethoven’in sağır mutlak sessizliği                           

sonsuz bir senfoninin doğumu       

dış dünya sustukça içteki boşluk üretir                

milyarlarca yıldız dansının aks i olur sanat

tuvalde uyuyan o mahzun hayal              

gözlemci dokununca uyanır aniden

olasılık denizinden fırlar her renk               

ölümden yaşama sıçrar tayflar

Frida’nın kırık gövdesi bir mühür               

madde hapsinden ruhun kaçışı

sancıyla var olur her eser                              

sırrın kuantum evrenindeki akışı

nefes al bir parçacık doğsun hiçlikten

nefes ver bir yıldız söner içinden

su değirmeni gibi döner boşalır                     

insan doğar üretir ölür 

varlık sızar sessizce yokluk sandığın yerden

ne çemberin sonu var ne noktanın yeri           

varlığın biçtiği o gizli biçimde

sanatçı kendi küllerinden doğar kendi içinde

tuvalin üzerinde uyuyan o doğmamış eser

sanatçının yaratım sancısıyla uyanır

Hüseyin Erdağ

Demirci/ Manisa'da 1955 yılında doğdu. 1980 yılında Eskişehir Kimya Mühendisliğinden mezun olduktan sonra 40 yıl mühendislik ve yöneticilik yaptı. Bu süre içinde resim sanatından ayrı kalmadı. 1995 ve 2005 yılları arasında Ressam-Heykeltıraş Yaşar Ali Güneş atölyesine katıldı. Türkiye'de ve yurt dışında pek çok kişisel sergi açtı ve karma resim sergilerinde eserleri yer aldı. 2011 yılından bu yana da kendi resim atölyesinde faaliyetlerini sürdürüyor.